Showing posts with label ORYANTALIZM. Show all posts
Showing posts with label ORYANTALIZM. Show all posts

Sunday, February 13, 2011

Osman Hamdi Bey


Vazo yerleştiren kadın



Türbe ziyaretinde iki genç kız


Şehzade türbesinde derviş



Silah taciri



Kuran okuyan kız



Kaplumbağa terbiyecisi



Cami kapısı önünde dervişler


Bir bürokrat olarak sadrazamlığa kadar yükselmiş ve Osmanlı İmparatorluğu'nun yurtdışına öğrenim görmesi için yolladığı ilk dört öğrenciden biri olan İbrahim Edhem Paşa'nın oğlu olan Osman Hamdi Bey; Osmanlı kültür, sanat ve bilim hayatında son derece önemli bir rol oynar. 
30 Aralık 1842'de İstanbul'da doğan Osman Hamdi Bey, 1857 yılında hukuk eğitimi almak üzere Paris'e gider. Fakat güzel sanatlara duyduğu ilgi onu dönemin ünlü ressamları Gerome(1824-1904) ve Boulanger (1824-1888) den dersler alarak resim çalışmalarına devam eder.. Ayrıca eğitimi sırasında arkeoloji derslerine de katılır. Paris'te kaldığı süre içerisinde açılan Paris Sergisi'nde görev alır. 
1869 sonrasında İstanbul'a dönmesini izleyen yıllarda çeşitli devlet görevlerinde bulunur. 1873 yılında Viyana Sergisi'ne birinci komiser olarak katılır. Bugün İstanbul Arkeoloji Müzeleri'ni oluşturan Müze-i Hümayun'un müdürü Alman Dr. Philip Anton Dethiér' in ölümünden sonra, 4 Eylül 1881 yılında II. Abdülhamid tarafından müzeye müdür olarak atanır ve Türk müzeciliğinde yeni bir dönem başlatır. Osman Hamdi Bey'in 1910 yılına kadar devam eden 29 yıllık müdürlüğü zamanında müze, dünyanın sayılı müzeleri arasında girerek arkeoloji bilimi için pek çok önemli keşfe imza atar. 
Osman Hamdi Bey'in müzenin yeni müdürü olarak atanmasındaki en önemli etkenlerden biri dönemin ilk özel gazetelerinden Ceride-i Havadis ve Ruzaname-i Ceride-i Havadis'te yazdığı, eski eserlerin değeri ve korunması hakkındaki yazılardır. Eski eserlerimizin yabancılar tarafından götürüldüğü üzerinde duran bu yazılar dikkatleri Osman Hamdi Bey'in üzerine çeker. 
Müze müdürü olduktan sonra Osman Hamdi Bey'in ilk icraatlarından biri yabancıların yaptıkları kazılarda ortaya çıkan eserlerin yurt dışına kaçırılmasının önüne geçen bir nizamname hazırlamak olmuştur. Daha önce Dr. Dethiér tarafından 1874 yılında hazırlanan "Asar-ı Atika Nizamnamesi" Osmanlı topraklarından çıkan eserlerin yurt dışına çıkarılmasını engelleyen hükümler içermemektedir. Osman Hamdi Bey tarafından kaleme alınan "1883 Asar-ı Atika Nizamnamesi" bu sorunun önüne geçer. 
Osman Hamdi Bey kendi müdürlüğünden önce Çinili Köşk'te toplanmış ve sayısı 650 olan koleksiyonu bilimsel olarak düzenler. Müzede üst üste depolanmakta olan arkeolojik eserleri ele alarak bunların kaydedilmesi, onarılması ve sergilenmesi çalışmalarını yürütür. 
Ülkede yapılan arkeolojik çalışmaları tek elden kontrol eden disiplinleri oluşturur ve ilk Türk kazılarını başlatır. 1883-95 yılları arasında Bergama, Nemrut Dağı, Sayda, Lagina Hekate Tapınağı ve Sayda Kral Nekropolü'nde gerçekleştirdiği kazılar ile koleksiyonu çarpıcı bir hızla geliştirir. 
Osman Hamdi Bey müzecilik ve arkeoloji ile yoğun olarak ilgilendiği müdürlüğü sırasında resim çalışmalarını da ihmal etmez. Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk güzel sanatlar fakültesi olan Sanayi-i Nefise'yi açarak orada da müdürlük yapar. Şu anda Eski Şark Eserleri Müzesi olan bölüm, Osman Hamdi Bey'in müzecilik, güzel sanatlar ve mimarlık alanında öğrenci yetiştirmek için kurduğu Sanayi-i Nefise binasıdır. 
Ressam olarak sağlığında üne kavuşan Osman Hamdi Bey, figürlü kompozisyonlar ve porteler üzerinde çalışarak Türk resminde ilk kez figür kullanan ressamdır. Resimlerinde mimari detaylar ve dekorasyon oldukça yoğun olarak yer alır. Tablolarında başkarakter olarak sık sık kendine de yer verir, çeşitli kıyafet ve pozlar ile çektirdiği fotoğraflarını çizimlerinde kullanır. Resimlerini günümüzde yerli ve yabancı birçok müze koleksiyonunda görmek mümkündür. 
Türk müzecilik ve resim tarihinde pek çok önemli iz bırakmış olan Osman Hamdi Bey, 1910 yılında Kuruçeşme'deki yalısında hayata gözlerini kapamasının ardından kendi vasiyeti üzerine Eskihisar'daki evinin bahçesine gömülür. Bir devlet töreni ile defnedilen Osman Hamdi Bey'in mezarının iki ucuna isimsiz Selçuklu mezar taşı dikilerek, kitabesi ayrı bir taşa işlenmiştir. Planlarını kendisinin çizdirmiş olduğu İzmit, Eskihisar' daki evi 1987 yılında müze olarak düzenlenerek ziyarete açılmıştır. 

Kaynakça: Mustafa Cezar, Sanatta Batıya Açılış ve Osman Hamdi, Erol Kerim Aksoy Vakfı Yayınları, İstanbul,1995Auguste Boppe, Boğaziçi Ressamları, Çev. Nevin Yücel Celbiş, Pera Yayınları, İstanbul, 1999. İpek Aksüğür,Türk Resmi ve Eleştirisi 1880- 1950, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları,İstanbul,2007

Fausto Zonaro


Fatih Sultan Mehmet Portresi


10 Muharrem



Edirne Kuşatması



İstanbul'un Fethi


Fausto Zonaro, 18 Eylül 1854’te Masi-Padova’da orta halli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. On yedi yaşında, Masi’den on iki kilometre uzaklıktaki Lendinara’da grafik ve resim öğretilen bir sanat mektebine yazıldı.
Başarısı dolayısıyla, birçok değerli ressam yetiştirmiş olan Cignaroli Akademisi’ne (Accademia Cignaroli) alındı. Burada, yıllar sonra her biri bir ünlü olacak Dall’Oca, Bianca, Alessandro Milesi, Giacomo Favretto, Veneziani gibi öğrencilerle beraber öğrenim gördü.
1878’de, Venedik’ten Napoli’ye gitti. Bu yıllarda, Napoli şehir hayatında yer alan etkinlikleri halka duyurmakla görevli “Banditore” ya da “Pazzariello” adı verilen belde görevlilerinden birini resimlediği ilk başyapıtlarından biri olan Il Banditore’yi tamamladı. 1888’de empresyonizmin parlak döneminde Paris’e giderek Fransız empresyonist ressamlarını tanıma fırsatı buldu. Ancak Paris’te uzun süre duramayarak yine Venedik’e döndü. Orada bir yandan resim dersleri verdi, bir yandan tablolarını sattı. Öğrencilerinden Elisa (Elisabetta) Panteile arkadaşlığı bu yıllarda ortak bir düşe, beraber daha güzel bir hayat ve sanat çevresi arayışına dönüşecekti.
Edmondo de Amicis’in Costantinopoli ve Théophile Gautier’nin Constantinople adlı kitaplarını okuduktan sonra Fausto Zonaro ve Elisa için, İstanbul’a gidip, orada yaşamak ve sanat hayatlarını orada sürdürme isteği somut adımlar atmalarına neden oldu. Girişken bir genç kız olan Elisa, Zonaro’dan önce, Doğu’yu tanımak ve kendilerine daha güvenli bir çevre hazırlamak üzere İstanbul’a geldi. Zonaro da iki ay kadar sonra 5 Kasım 1891 günü Napoli’den yola çıktı.
Elisa bir yandan İtalyanca ve resim dersleri veriyor, bir yandan da Zonaro’ya her bakımdan destek oluyordu. 1892’de, İstanbul’da St. Esprit Kilisesi’nde evlenmeleriyle sonuçlanan ilişkilerinin temelinde de paylaşım ve sanat aşkı vardı. Evlendikten sonra Taksim yakınlarında, Ayaspaşa Mezarlığı dolaylarında yerleştikleri ahşap evde, 1893’te, ilk çocukları Faustone dünyaya geldi. Daha sonra yine İstanbul’da Maria, Faustino, Jolanda ve Mafalda ile beraber beş çocukları oldu. Bunlardan, bebek yaşta ölen Maria, İstanbul’da toprağa verildi.
Zonaro, 1891-1894 yıllarında, çoğunlukla açık havada, kendi hazırladığı ahşap panoların üstüne resim yaptı. Tuvale göre daha sağlam olan ve 40-45 cm ölçülerine varan bu panoların taşınması da korunması da kolaydı. İstanbul’daki ilk yıllarında, biraz da maddi sıkıntı ve çaresizlikle, Valide Sultan Camii Meydanı ve çevresinde yağlıboya pano ve suluboya çalışmaları yapan Zonaro, eserlerini Zellich Kitabevi’nde sergiliyor; onları çoğunlukla Avrupalı gezginlere “İstanbul Hatırası” olarak ucuz fiyata satıyordu.
1896 yılında, bir cuma günü Galata Köprüsü’nden geçen Ertuğrul Süvari Alayı ile karşılaştığında köprü üzerindeki manzaraya ve beyaz atlara hayran kaldı. Süvariler kendisine yakınlaştıkça portre çalışmaları yaptı ve atölyesinde bu konuları yağlıboyaya geçirdi. Rusya Büyükelçisi De Nelidov, tablo tamamlandığında, saray ressamı Luigi Acquarone’nin ölümüyle boşalan Saray Ressamlığı görevi için bunun iyi bir fırsat olacağını söyleyerek eseri Sultan II. Abdülhamid’e sunmasını önerdi. Dostu Münir Bey, bir cuma Selamlık merasiminden sonra, Yıldız Sarayı’nda, tabloyu Sultan II. Abdülhamid’e gösterdiğinde, çalışmayı çok beğenen padişah, Zonaro’yu Mecidi Nişanı’yla ödüllendirerek Ressam-ı Hazret-i Şehriyârî (Saray Ressamı) olarak görevlendirdi.
Fausto Zonaro, Saray Ressamı olduktan sonra, Yıldız Sarayı bahçesinde çalışmalarını izleyen ve daha sonra İtalya ve İstanbul konulu birkaç tablosunu satacağı şehzade Burhaneddin Efendi ile yakın dostluk kurdu. Bir gün, Yıldız Sarayı bahçesindeki peyzaj çalışmaları sırasında, SultanII. Abdülhamid, Zonaro’dan, kızı Refia Sultan’ın portresini yapmasını istedi. Ressama Harem bölümüne girme izni verildi ve portreyi böylece tamamladı.
Sultan II. Abdülhamid,resme olduğu kadar seramik sanatına da ilgi gösteriyordu. Yıldız Sarayı bahçesinde kurdurduğu porselen fabrikasında sarayda kullanmak ve konuklarına armağan etmek amacıyla üretimi destekliyordu. Fausto Zonaro da, kısa bir süre, bu fabrikaya porselen tabak desenleri yaparak katkıda bulundu.
1897’de Sultan II. Abdülhamid,Zonaro’dan Türk-Yunan Savaşı’nı konu alan bir tablo istedi.Tabloyu çok beğenen Padişah, dördüncü derece Osmanlı Nişanı ile beraber, sanatçının bir isteği üzerine, Akaretler’deki özel mülkü, 50 numaralı evin anahtarını, Başmabeyinci Faik Bey’le ressama göndertti.
1900 yılının Temmuz ayında İtalya Veliahtı Prens Vittorio Emanuele ve Prenses Elena, Elena adlı özel yatlarıyla İstanbul’a resmî olmayan bir ziyarette bulundular ve Yıldız Sarayı’nda Sultan II. Abdülhamid kendilerine İtalyan ressamın eserlerini gururla gösterince, Zonaro’yu evinde ziyaret ettiler. 15 Temmuz 1900’de İstanbul’dan ayrılışlarından on dört gün sonra, Kral I. Umberto’nun ölümü üzerine, oğlu III. Vittorio Emanuele tahta çıktı.
Birkaç ay sonra, Sultan II. Abdülhamid’in tahta çıkışının yirmi beşinci yılı kutlamaları yapıldı ve törene pek çok yabancı konuk katıldı. Saray galerisinde bulunan resimleri gösterirken, Fransa Parlamento Başkanı Paul Deschanel, Ertuğrul Süvari Alayı tablosuna hayran kalınca, Padişah tabloyu kendisine armağan etti ve bir süre sonra Zonaro’ya saray için aynı kompozisyonlu bir başka tablo siparişi verdi.
Sanayi-i Nefise Mektebi’nden üç öğrencinin katılımıyla Pera (Beyoğlu) Parmakkapı’da bir resim mektebi açan ressamın derslerinin ünü bütün şehre yayıldı, gün geçtikçe öğrenci sayısı artmaya başladı. Öğrencileri arasında, Celâl Esat (Arseven), o yılların önde gelen Türk ailelerinden Dr. Rasim Paşa’nın kızı Mihri Hanım ve Enver Bey’in kızı Celile Hanım’ın adları da yer almaktadır.
1901-1902 Pera “Salon”larına katılan Zonaro, 1903’teki sergiye eserlerin düzeyini beğenmediği için katılmadı. Malûmat dergisi, 1903 Sergisi üzerine bir yazıda, olayla ilgili olarak, “Olağanüstü eserlerinin, yeni sanatçıların eserleriyle beraber bulunmasını istemeyenler, bazılarının dediği gibi sergiden çok resim pazarına dönüşen bu etkinliğin sanatçının değerini artırmayarak tam tersine azaltacağı düşüncesi ile sergiye katılmaktan çekindiler” demektedir.
Bu yıllarda Zonaro’nun Akaretler’deki evini, her sınıftan insan, yabancı konuklar, değişik dinlerin ve mezheplerin ileri gelenleri –çalışmalarını görmek ya da kendisiyle görüşmek amacıyla- ziyaret ediyordu. Enver Bey (Paşa), Winston Churchill, Şehzade Abdülmecid Efendi (Halife), Vatikan temsilcisi Monsenyör Bonetti, sanat yazarı Adolphe Thalasso, ünlü astronom Camille Flammarion, Reşit Saffet (Atabinen), Osman Hamdi Bey ve Alman devlet adamı, Marshall von Bieberstein, Zonaro’nun ünlü ziyaretçileri arasında yer almaktaydı.
1905’te Sultan II. Abdülhamid, Hikmet Paşa aracılığıyla, Zonaro’dan tarihî konularda resimler yapmasını istedi. Hikmet Paşa da bu çalışmalar için kendisine Askerî Müze’den bazı gravürler sağladı. Zonaro, onlara dayanarak Sultan II. Mehmed’in İstanbul kuşatmasının bir tablosunu yaptı.
Aynı yıl, Sultan II. Abdülhamid;Zonaro, Mahmud Şevket Paşa, Hüseyin Zekâi Paşa, Hoca Ali Rıza, Sami Bey, Kâtip Hüsnü [Tengüz] ve Ahmed Ziya [Akbulut] beyleri, Eski Silahlar Müzesi’nin kurulmasında görevlendirdi.
Adolphe Thalasso’nun yazdığı ve 1908’de Paris’de J. Dumoulin tarafından, 300 adet olarak çok özel bir baskıyla neşredilen Déri Sé’adet ou Stamboul, Porte du Bonheur adlı kitaptaki resimler de Zonaro’nundur. İstanbul’daki günlük hayat üzerine 49 renkli gravürün yer aldığı ve ayrıca ilk 12 nüshasına sanatçının birer adet orijinal suluboya çalışmasının da eklendiği eser, nüshaları numaralanarak satışa sunuldu.
Fausto Zonaro, Beşiktaş Belediye Başkanı Şevket Cenani Bey’in desteğiyle 30 Kasım 1908’de açtığı son sergide evindeki tablolarını sergiledi. Ücretli olan serginin giriş gelirleri, Hamidiye Mektebi’ne bağışlandı. İtalyan kolonisinin ileri gelenlerinden hemen herkesin hazır bulunduğu serginin açılışına Hamdi Bey ile İttihat ve Terakki üyesi olarak ve komite adına Zonaro’ya resmî bir mektup getiren Hafid Bey ve çok sayıda devlet adamı katıldı.
Uzun yıllar Sultan II. Abdülhamid’in portresini yapmak isteyen Zonaro, II. Meşrutiyet’in ilan edildiği günlerde, Padişahı razı ederek üç ayrı pozda portresini yaptı. Sultan II. Abdülhamid’in bir daha dönmemek üzere Yıldız Sarayı’ndan ayrılışından kısa bir süre sonra, Zonaro, Enver Bey’in (Paşa) ve Hareket Ordusu Başkumandanı Mahmud Şevket Paşa’nın portrelerini de yapma fırsatını buldu.
Zonaro’nun, bir yangında yandığı bilinen Hürriyet ve kaybolan Tulumbacılar adlı kompozisyonlarından sonra, en büyük boyda eseri 10 Muharrem adlı tablosunu da Sultan II. Abdülhamid, Şii imam Razık Han’a armağan etmek amacıyla ısmarlamıştı. Tablonun süslemelerle bezenmiş çerçevesi de Yıldız Sarayı’ndaki Marangozhane-i Hümayun’da yapılmıştı. Sultan II. Abdülhamid, tahttan indirildiğinde tablo yerine ulaştırılamayınca, ressam, eserini, yakın dostu Enver Bey aracılığıyla İttihat ve Terakki Komitesi’ne satmak istedi. Fakat ödenek bulunamadığından tablo satın alınmadı.
Yeni yönetim, Sultan II. Abdülhamid’in ilgi gösterdiği ve sahip çıktığı iyi kötü her şeyi yok etme düşüncesinde olduğundan, kendisinin Saray Ressamlığı görevine son verildi; oturduğu evin kirasını, Padişah’ın tahttan indirilişinden sonra birikmiş altı aylık kirayla beraber ödemesi istendi. Zonaro, artık İtalya’ya dönmesi gerektiğine karar verdi, bu kararını yetkililere bildirince kendisinden ayrılışına kadar kira alınmasından vazgeçildi. 20 Mart 1910 günü Sirkeci Garı’ndan Simplon-Orient Ekspresi’yle, ailesiyle beraber, ülkesine doğru yola çıktı.
Fausto Zonaro hayatın ve ışığın ressamıydı. Kimsenin taklitçisi veya izleyicisi olmadı. Herkes onu oryantalist olarak tanıdı, ama o, bu unvan peşinde değildi. Meslek hayatı boyunca fotoğrafçılık yapan eşi Elisa’nın büyük desteğini gördü ve önemli kompozisyonlarının bir kısmını, atölyesinde, eşinin İstanbul’da günlük hayattan çektiği fotoğraflar sayesinde geliştirdi. Yalnızca İtalya ve Fransa sahillerine duyduğu tutkuya benzer bir tutkuyla, İstanbul’un gizemli hayatı içinde en güzel eserlerini yarattı. Günü geldiğinde de “gitme zamanı” diyerek 18 Temmuz 1929’da son yolculuğuna çıktı.
Anlaşılıyor ki, İstanbul limanına ilk girişin yönlendirici etkisiyle o anda içine doğan, Edmondo de Amicis, Théophile Gautier ve Pierre Loti’nin kaleme alarak yaptıklarını resimle yapma düşüncesi, Zonaro’nun Türkiye’de geliştirdiği yapıtların “esas düşüncesi”ni oluşturmaktaydı. Bu da, Batı’da daha çok “oryantalist” bir çizgide görülmek istenmiş olsa da onun eserini İstanbullu ve Türk-Osmanlı bir zemine yerleştirmekte, Padovalı ressamı, bugün artık kaybolmuş Osmanlı İstanbul’unun büyük ressamı yapmakta; etkileriyle de onu Türk resim tarihinin öncü adları arasında başta bir yere yazmaktadır. Bugün iki Zonaro tarzı ile karşı karşıya bulunduğumuzu söylemeliyiz: İtalyan ressam ve Osmanlı ressam Zonaro’nun resimleri.
İstanbul’da bütün kordiplomatiğin ve Batılı seçkin sınıfın ilgisini çekmeyi başarmış, gerektiğinde, eseri kendisiyle ve ülke hayatıyla ilgili konularda yönetime karşı bir silah olarak da kullanılabilecek yetenekli ressamı Türkiye safına çekense, hatıralardan anlaşıldığına göre Rusya Büyükelçisi De Nelidov’un etkisiyle, kendisi de resme ilgi duyan bir sanat hamisi ve her türlü sanat etkinliğine hoşgörüyle yaklaşan bir padişah olarak tanınmak isteyen ve duygulu, ince ruhlu bir insan olan Sultan II. Abdülhamid’di. İttihat ve Terakki Komitesi ise, Zonaro’yu İtalya’ya geri gönderme yanlışını yaptı.
Zonaro’nun hatıralarında, yaşadığı günlerin iyi bir gözlemcisiyle karşı karşıya bulunduğumuzu da burada hemen söyleyelim: Sultan II. Abdülhamid, çevresi ve haremin son dönemleri, İstanbul’daki Avrupalı hayat çevreleri ve üst sosyetenin hayat tarzı, Yıldız Koruluğu’nun güzellikleri, Porselen Fabrikası, Yıldız atölyeleri, İttihat ve Terakki Komitesi ve 31 Mart Olayı Abdülhamid’in Selanik’e sürgün edildiği gece gördükleri ve kaybolan İstanbul’dan göz kamaştırıcı görünümler gibi.
Yedinci bölümde, 1310 (1894) İstanbul depremiyle ilgili tanıklıklarının, yine bir ressam olan Tevfik Fikret’in ünlü “Zelzele” şiirinde “Yer, birden için için ve uzun bir çırpınış ile kırdı, yıktı... Keder ve korku yüzleri soldurdu... Evler, aileler, hepsi, birer döküntü. Kalanlarsa ezik, hurda... Minareler bile yerle bir olmuşlar” diyerek anlattıklarıyla tam örtüşüyor olmasını da burada anmak gerek...
Fausto Zonaro, bu hatıralarla sanat yolunu seçenlere, dünyaya sevgiyle bakmayı ve sanatta yaratıcılığı öğretiyor; üst düzey bir sanat ve resim dersi veriyor. Her şeyi en kolayından almaya alıştığımız hayatımızda, resmin ve sanatın çok ciddi, sabırlı bir çalışma ve araştırma işi olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.
İtalya’ya döndükten on dört yıl sonra, 1924’te, İstanbul hatıralarını Avrupalı okurları ve dostları için kaleme alan sanatçı, tarafsız ve dürüst gözlemleriyle zaman zaman eleştirilerde bulunmuş, ama bu şehre ve insanlarına beslediği sevgiyi vurgulamaktan hiçbir zaman geri kalmamıştır.
Seksen dört yıl sonra hatıraların dünyada ilk kez ve ilk defa Türkçe olarak yayımlanması bizler için sevindirici olduğu kadar, Türkiye’nin Zonaro’ya ve 19. yüzyıl İtalyan plastik sanatına verdiği önemi göstermektedir. İtalya'ya dönmesinden 10 yıl sonra, 1920'de eşinden ayrıldı ve kızıyla yaşamaya başladı.1929 yılında, 75 yaşında San Remo'da vefat etti. 

KAYNAKÇA: Hayatın ve Işığın Ressamı:Fausto Zonaro – Fausto Zonaro -Yapı kredi yayınları

İstanbul'a gelen Yabancı Ressamlar ve Türk Sanatı ile etkileşimleri


Warnia Zarzecki


Lale devri'nden itibaren başlayarak 18 ve 19.yüzyıl boyunca, Osmanlı başkentinde elçilerin ve elçiliklerin sayısı arttı; bu gelişme sanat adına yeni oluşumlarıda birlikte getirdi.Elçilerin yanında İstanbul'a gelen ressamlar saraya tanıtıldı, Özellikle 1.Abdülhamit ve 3.Selim dönemlerinde bu sanatçılar saraydan yakın ilgi ve destek gördü.Ayrıca Batı'da bu yüzyıllarda güç kazanan Oryantalizmin etkisiyle Türkiye'ye gelen ve çalışma imkanı bulan ressamların sayısı da az değildi.Yabancı elçilerle birlikte İstanbul'a gelen Avrupalı ressamların buradaki çalışmalarının, Osmanlı tasvir sanatındaki değişimleri tetiklediği de bir gerçektir.


J.B. Van Mour


Bu dönemde Fransız elçisi M. de Feriol'la birlikte İstanbul'a gelen ve Pera'da çalışmaya başlayıp İstanbul'daki gündelik hayatın yanı sıra 3.Ahmed'in saray törenlerini belgeler nitelikte resimler yapan Ressam Van Mour'un saray için çalışan Levni mahlaslı Abdülcelil Çelebi'yi etkilemiş olması kuvvetle muhtemeldir.



Levni


3.Ahmed'in dört oğlunun 1720'de yapılan sünnet düğününü anlatan Surname-i Vehbi'de yer alan otuzyedi minyatür Levni'ye aittir.Bu eserde, Surname minyatürlerinin kesitler halinde verilmiş mimari biçimlere ve art arda figür gruplarına sahip komposizyonlarındaki doğa unsurlarında bir takım değişiklikler yapıldığı görülür.Sanatçı bu tasvirlerinde boyayı yan yana değil, üst üste kullanarak tonlamalar da yapmaya çalışmıştır.Vanmour’un yaptigi eserlerin etkilediği diğer isimlerden Rafael ( Refail ) ve Kapidagli Konstantin gibi ustalarda betimleme tarzlarını Avrupa geleneğine yaklaştırarak Osmanlı kitap resimlerinin geleneksel kimliğinden sıyrılmasına katkıda bulunmuşlardır.



Rafael ( Refail )


Bu sanatçılardan Ermeni asıllı hassa Ressamı olan Rafael, kalın guvaş boyayla renklendirilmiş portrelerinin yanı sıra yağlıboya çalışmalarının da olması onun kitap resminden tuvale geçen ilk Osmanlı sanatçısı olarak anılmasını sağlamıştır.



Kapıdağlı Konstantin


18. yüzyıl sonlarından 1807'e kadar, özellikle 3.Selim ( 1789-1807 ) döneminde etkin olan Rum asıllı Konstantin ( Kapıdağlı ) portre dışında, duvar resimleri manzaralar ve dini konulu resimler de yapmıştır.Kağıt üzerine guvaş boya ve tuval üzerine yağlıboyayla büyük boyutlu resimler yapan sanatçının en tanınmış eseri, oturan pozda yağlıboya tekniğinde yapılmış Sultan 3.Selim portresidir.Portre sanatina onem veren bir padişah olan 2. Mahmud dönemi batılılaşma hareketlerinin hız kazandığı bu dönemde portreyi kendi reformlarını halka kabul ettirmek icin kullanır.Hem ufak boyutlu hemde ilk defa anıtsal portreler sipariş eden 2.Mahmud'un Alman asıllı Fransiz ressam Heinrich Schlesinger'e anitsal portrelerini yaptırmıştır.Ermeni asıllı ressam Rupen Manas'a Fildisi uzerine genellikle yagli boya ile boyanmis ufak boyutlu portreler hazırlatan padişah'ın yeni Osmanlı imgesini yaygınlaştırmak istediği düşünülür.




İvan Ayvazovsky


İstanbul'u ilk kez Sultan Abdülmecid'in tahtta bulunduğu dönemde (1845) ziyaret eden ünlü deniz ressamı İvan Ayvazovski, Dolmabahçe sarayı için resimler yapmış ve beğeni gören resimleri nedeni ile Sultan Abdülmecid tarafından Nişan-ı Ali ile ödüllendirilmiştir.Özellikle bu dönemde onun sanat görüşlerinden faydalanan ve Romantik manzaraları ile ünlenen Mıgirdiç Civanyan ( Givanian ) gibi bir çok ressam yetişmiştir.




Mıgirdiç Civanyan ( Migirdic Givanian )


19. Yüzyılda Osmanlı padişahları'nın övgüsünü kazanmış ressamların başında Guillemet ve 2.Abdülhamid'in portresini de yapan Fausto Zonaro gelir.



Fausto Zonaro


Aynı Yüzyılda bu sanatçıların verdikleri özel dersler bir çok yerli ressamın yetişmesine yardımcı olmuştur,Yazmacıyan,Tuzcuyan,Köçeoğlu Kirkor,Serkis Dranyan bu isimler arasındadır. İstanbul'a duydukları ilgi için gelen bir çok Batılı ressam da kaldıkları süre içinde Boğaziçi ressamların işlediği konuların başında geliyordu.Bu nedenle '' Boğaziçi Ressamları '' olarak da adlandırılan bu sanatçılar, çoğunlukla Fransız elçiliği aracılığıyla İstanbul'a gelmişlerdir.Türk resmine sağladıkları katkılarla diğerlerinden ayrılan Amedeo Preziosi (1816- 1882) ve Leonardo de Mango (1843- 1930) ise İstanbul'a yerleşip hayatlarının sonuna kadar bu kentte yaşamışlardır.



Amedeo Preziosi


Sanayi Nefise mektebi'nde iki yabancı ressam ; Türk resim sanatında bir dönüm noktası olan Sanayi-I nefise mektebi 1883 yilinda, Osman hamdi bu konuda çabaları ile açılır. Batılı anlamda sanat eğitimi veren ilk kurum olan okulun mimarı A. Vallaury'dir. Resim, heykel ve mimarlık adı altında 3 ayrı dalda 20 öğrenci ile eğitime başlayan okulda eğitim levanten ve gayrimüslim Osmanlı ve Avrupalı hocalar tarafından sürdürülmüştü. Desen dersini polonyali Warnia Zarzecki, yağlıboya dersini İtalyan Salvatore Valeri, heykel dersini Ermeni kökenli Yervant Osgan, mimari dersini ise P. Bello verir. Akademik nitelikte Türk ressamların bulunmaması nedeniyle okulda daha cok yabancı ve gayrimüslim sanatcılar ders vermiş



Salvatore Valeri:Nettuno’da doğan sanatçı, Italya’da resim eğitimi gördükten sonra 1880’lerin basinda İstanbul’a geldi. Sisli’de ufak bir atolye açan sanatçı daha sonra 1883’ten 1913’e kadar Sanayi-i Nefise’de hocalik yapmıştır. II. Abdulhamid’e ozel resim dersi verdiği bilinen sanatçı, yagliboya, pastel, suluboya tekniklerde calıştı. Konu olarak tek tek figürleri resmeden sanatçının, manzaraları da bulunmaktadır



Warnia Zarzecki:Polonya asıllı ressam Fransa’da dunyaya gelmiştir. Varşova’da Güzel Sanatlar Okulunda eğitim aldıktan sonra Münih sanat akademisine devam etmiştir. Alman sanatçılardan etkilenmiştir. 1883’te istanbul’a gelir. Oryantalist resimleri ve Istanbul yaşamını anlatan resimleri bulunan sanatçı figür konusunda ustalaşmıştı.


Bibliografya

Osmanlı Minyatür Sanatı-Banu Mahir
Théma Larousse 6
Osmanlı Resim Sanatı - 
k.t.b.yayınları
Ermeni Resim Sanatı - Mayda Saris